Türkiye’nin Orta Doğu’daki görünümüne pozitif katkılarıyla bilinen Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olmasını kutluyoruz. Özellikle komşularla sıfır sorun yaklaşımının mimarı olarak bilinen Prof. Davutoğlu, bugüne kadar ne de olsa arka plandaydı. Aslında böyle olmanın bazı avantajları da vardı. Çünkü kamuoyu, dış politikada olumlu bir şey olduğunda bunu Ahmet hoca’dan biliyor, kötüye giden bir şey olunca doğrudan dışişleri bakanını ya da başbakanı suçluyordu. Dolayısıyla şimdi bütün sorumluluğu üzerine alan sayın Davutoğlu’nun işi daha da zorlaştı. Zira Türkiye’nin özellikle 2007’ye kadar devam eden İran-Suriye-Hamas ve Hizbullah eksenine oturan ama Orta Doğu’nun diğer ülkeleriyle daha mesafeli bir ilişki içinde olan Türkiye’nin bu tutumunun arkasında yatan psikolojiyi ya da ideolojiyi anlayamadık ya da bütün iyi niyetimizden dolayı olayı hep iyimser bir hava içinde değerlendirdik.
Aynı şekilde Türkiye’nin Orta Doğu merkezli ve İslam dünyası ile yakınlaşma politikasına anlam verebilirken, aynı ilginin Türk cumhuriyetlerinden esirgenmesini anlayamadık. Hele hele Türkiye’nin Afrika açılımını bir vizyon politikası olarak değerlendirdik, ama Özbekistan ile ilişkilerin bir türlü istenen noktaya çekilememesini hiç ama hiç anlayamadık. Ermenistan açılımını, televizyonlarda anlatırken Türkiye’nin sıfır sorun politikasının bir uzantısı olarak, pozitif diplomasinin gereği olarak ve diasporanın etkisini azaltarak özellikle sözde soykırım illetinden kurtulup Kafkasları bir barış ve istikrar bölgesi yapabilmenin yolu olarak yorumladık; ama Türkiye’nin Azerbaycan’da oluşturamadığı güvenin nedenini hiç ama hiç anlayamadık. Türkiye’nin Orta Doğu’da liderliğinden söz edilirken, Orta Asya ve Kafkasya’da Rusya, ABD, İran ve AB’nin gerisine düşmesine ve beşinci sıraya yerleşmesine hiç ama hiç anlam veremedik.
Dolayısıyla kamuoyunun merakla beklediği bu konuların ve Türkiye’nin stratejik önceliklerinin ve gelecek vizyonunun daha berrak hale gelmesi konusunda yeni dönemde izlenecek dış politikanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Türkiye eğer önce bölgesel lider sonra küresel lider olacaksa ki böyle bir vizyonunun olduğuna ya da olması gerektiğine inanıyorum. Her şeyden önce bazı stratejik öncelikleri bulunmalıdır. Bu bağlamda Türkiye’nin dış politika vizyonu içinde sadece ideolojik nedenlerle hareket ediliyor kaygısına yer vermeyecek bir şekilde Hamas, Hizbullah ve Kürt gruplara gösterilen ilgi kadar olmasa da Türkmen gruplara da, Suriye’ye gösterilen ilginin bir kısmı Mısır’a ve Suudi Arabistan’a, Katar’a gösterilen ilginin yarısı Kuveyt’e, Bahreyn’e ve BAE’ne de gösterilmelidir. Afrika’ya gösterilen ilginin en az yarısı Pakistan’a, ama her şeyden önemlisi Rusya’ya gösterilen ilginin dörtte biri Orta Asya ve Türk Cumhuriyetlerine de gösterilmelidir.
Türkiye’nin dış politikasında stratejik öncelikleri arasında Orta Doğu ve Avrasya’nın ilk sırayı almasının Türkiye’yi hem AB hem de ABD karşısında pazarlık gücünü arttıracağı ve uluslararası alanda daha saygın bir yere sahip kılacağını düşünüyorum. Türkiye’nin dost-düşman ayırımı yapmaması ve kimlik ile dış politika arasında bir ilişki kurmaması bir yere kadar uygulanabilir ve anlamlıdır. Ama Türkiye dünyada bütün ülkelere aynı mesafede olamaz. Böyle bir politika Ermenistan açılımında tıkanır ve Mısır’a pirince giderken evdeki bulgurdan olursunuz; düşmanın dostluğunu kazanmaya çalışırken dostlarınızı da kaybedersiniz. Dost-düşman kavramlarının bir ülkenin dış politikasında yönlendirici olmaması harika bir şey ama, bu durum bir ülke açısından stratejik öncelikli ülke ve bölgelerin olmayacağı anlamına gelmez.
Bu konuya dikkat edersek her şeyin daha mükemmel olacağını düşünebiliriz. Ahmet Hocayı tekrar tebrik ediyoruz ve başarılar diliyoruz.